SOSYAL REFAH DEVLETİ

Ahmet Orhan

Dünyanın bir bölümünde devam etmekte olan ve insan hayatını ortadan kaldıran savaş ve çatışmalara rağmen insanların barış içinde daha iyi şartlarda yaşama mücadelesi hız kesmeden devam etmekte.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimindeki üstün çabanın ortaya konması insanlığın yükselme arzusunun doğal sonucudur.
Belli bir kalkınmışlık seviyesini yakalamış olan toplumlarda daha belirgin ve yerleşik olan bu anlayışın adı “Sosyal Devlet”, daha geniş ifadeyle ise “Sosyal Refah Devleti ve Toplumu”dur.
Sosyal Devlet politikaları, öncelikle gelişmiş Avrupa’da acımasız kapitalizmin çoğunluğu yokluk ve yoksulluğa mahkum eden anlayışının etkilerini azaltmak ve dolaysıyla zenginlerin huzurunu güvenceye almak amacıyla geliştirilmiştir.
Japonya gibi Uzakdoğu örneklerini bir tarafa bırakacak olursak Sosyal Devlet örneklerinin neredeyse tamamı Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri başta olmak üzere Hıristiyan dünyası devletleri olduğunu söylemek çok yanlış olmayacaktır.

Sosyal Devlet Anlayışını tanımlamak gerekirse; Vatandaşlarının insanlık onuruna yakışır ve onların çağın ortaya çıkardı hayatı kolaylaştıran imkanlardan yararlanmasının önünü açan, dezavantajlı olanların yaşam kalitesini üst gelir grupları seviyesine çıkartmak için her türlü ekonomik, sosyal ve kültürel çabayı gösteren devlete Sosyal Devlet, bu yaklaşıma ise Sosyal Devlet Anlayışı denir.
Türkiye bir Sosyal Devlet midir sorusuna verilecek cevaba geçmeden önce konunun ülkemizdeki tarihsel boyutuna göz atmakta fayda vardır.
Türkiye’de ilk olarak 1961 Anayasasında bu kavramın yasaya girdiğini görmekteyiz.
Bu hükmün Anayasaya girmesiyle birlikte Ülkemizin kalkınmasına paralel olarak refahın halka yayılması çabalarının da aynı oranda arttığına şahit olmaktayız.
Bu çabaların sonucunda Sigorta, Sendika, İş Güvencesi, Asgari Ücret, Genel Sağlık, Emeklilik gibi kavramların Türk insanının günlük hayatının parçası haline geldiğini görmekteyiz.
Sıraladığımız bu kavramların her biri üzerinde ayrı ayrı durulması gereken hususlar olmakla birlikte biz Sosyal Devlet kavramının Türkiye’deki etkilerini irdelemeye çalışacağız.

Herkesin takdir edeceği gibi tüm vatandaşlarımızın refahının sağlanabilmesi için adaletle paylaşıldığında herkesi mutlu edecek bir Milli Gelirin yaratılmış olması zorunluluğu vardır.
Cumhuriyetin ilanından bu yana olan gerçekleşen sayılara göz attığımızda tablonun çok çetin bir yolculuğa işaret ettiğini görürürüz.

Bu tabloya göre, 1923’te sadece 45 dolar olan kişi başına düşen milli gelir, 1950’de 166 dolara çıkarken, ekonominin liberalleşmeye başladığı 1980 yılında bin 539 dolara yükseldi.
Kişi başına gelir, 1990 yılında 2 bin 730 dolar,
2000 yılında ise 4 bin 130 dolara yükseldi.
2001 yılında yaşanan ekonomik kriz milli gelirin 3 bin 20 dolara kadar inmesine sebep olurken,
2002 yılında kişi başına gelir 3 bin 492 dolar oluğu görülmektedir.
Kişi başına düşen milli gelir 2013’te 12 bin 480 dolara kadar yükselen kişi başı milli gelir,
2019’da 9 bin 128 dolara geriledi. Böylece 2007’deki 9 bin 656 dolarlık seviyenin bile gerisine düşüldü. 2020 yılında Korona salgınının ekonomiye olumsuz etkisinin seviyeyi daha da aşağıya düşüreceğini tahmin etmek mümkündür.
Bu sonucun ortaya çıkmasında 2013 yılından 17–25 Aralık olaylarıyla başlayıp 2014 mahalli 2015 genel seçimleri, hendek olayları Suriye, Irak Doğu Akdeniz ve Libya gerilimlerinin elbette olumsuz etkileri söz konusu olmuştur.
İlk defa 1961 anayasasında ve devamında günümüzde değişikliklere uğrayarak yürürlükte olan 1982 anayasasındaki amir hükümlere göre Türkiye Cumhuriyeti bir sosyal refah devletidir.
Bunun gerekleri olarak sağlık hizmetleri gelişmiş batı ülkelerini bile aşan bir anlayışla tüm vatandaşlarımız için eksiksiz olarak sürdürülmektedir.
Bu sonucun elde edilebilmesi için devletimiz kaynaklarının büyük bölümünü sağlık hizmetlerine ayırmaktadır. Yaşanan korona sürecinde Türk Milletinin sağlığının evrensel salgından en az seviyede etkilenmesi bu sayede temin edilmiştir.
Hükümet tarafından Sosyal Devlet anlayışı gereği sağlık hizmetlerinin yanı sıra ekonomide görülen yavaşlamadan toplumumuzun düşük gelir gruplarının yara almaması için sayıları 5,5 Milyonu vatandaşımıza karşılıksız ödemeler yapılmış, iş-güç sahibi kesimlerinin ise hayatiyetini muhafaza edebilmesi için yeterli finans kaynaklarına ulaşması için sosyal devlet anlayışının gerekleri yerine getirilmiştir.
Bu anlamda her şeyin mükemmel olarak ifa edildiğini söylemek mümkün olmamakla birlikte eldeki imkanlarla bir başarı hikayesi yazılmış kimse aç ve açıkta bırakılmamıştır.
Korona sürecinde Devletimizin Sosyal Refah Devleti Anlayışının gereklerini yerine getirmek için üstün gayret gösterdiği inkar edilemez bir gerçektir.
Şimdi tüm Türk Milleti olarak bizi zor bir süreç beklemektedir.
Bozulmuş olan piyasa dengeleri tekrar kurma, ara verilmiş eğitim faaliyetleri, toplumsal refah ve huzurumuzu tehdit eden işsizlik, gerileyen üretim, ihracat vs. yığınla problemi millet olarak en kısa zamanda çözmek durumundayız.
Hayatı yeniden eski akışında sürdürmek için yepyeni bir anlayış ve gayretle, Millet ve Devlet olarak uyum içinde, seferberlik anlayışıyla yapılacak ve kazanılması gereken zor bir kavga bizi beklemektedir.

Bir Cevap Yazın
PAYLAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

‘Korona Günlükleri’ Yunus Bekir Yurdakul ile Neşe Yaşın’ı ağırlıyor

Karşıyaka Belediyesi’nin ‘Korona Günlükleri’ etkinliğinin bu haftaki konukları editör-gazeteci Yunus Bekir Yurdakul ile Kıbrıslı şair-yazar Neşe Yaşın olacak. Haluk Işık’ın yönettiği ve belediyenin sosyal medya hesaplarından canlı olarak yayınlanan etkinlikte, 8 Haziran Pazartesi günü saat 16.00’da Yunus Bekir Yurdakul ile ‘Yayıncılık ve Çocuk Edebiyatı’; 10 Haziran Çarşamba günü aynı saatte […]